Ýsa Bayrak / Batı Medeniyetinin Doğudan Almayı Unuttuğu Kavram “Erdem”
   

  İsa Bayrak Kimdir? (Ropörtaj)
  İletişim
  Fotoğraflar
  Yazarla Ropörtaj
  Şaire Şapka Çıkartan Adam: İsa Bayrak
  Dünya Avuçlarımda Döndü (Şiir)
  Ateşte Dirildi Adın (Şiir)
  Gölgeler (Şiir)
  Bulurum Sana Çıkan Yolları (Şiir)
  Dua (Şiir)
  İhanet Kendine Sapladığın Hançer (Şiir)
  Mutluluğun Adresini Bulamadım (Şiir)
  Ruh ve Ten (Şiir)
  Tam Düşündük Yarım Yaşadık Herşeyi (Şiir)
  Batı Medeniyetinin Doğudan Almayı Unuttuğu Kavram “Erdem”
  Doğu Kendi Değerlerine Kör; Batı Doğunun Değerlerine Ulaşma Gayreti İçinde
  Kör Ve Sağır Hazinedar Olmaktan Vazgeçmeliyiz
  Kişisel Gelişim ve Yalnızlık
  Öğretmen ve Anadolu
  Kişisel Gelişimin Toplumsal Dinamikleri
  İnsan İç Dünyasındaki Aynayı Parlatmak İçin Milli Tarihine Sıkça Bakmalı
  Faydalı Olma” Yada “Faydalanma”
  Batı Henüz Ruhundaki Prangalardan Kurtulabilmiş Değil
 

Kişisel gelişim/ İsa Bayrak

 

Batı  medeniyetinin doğudan almayı unuttuğu kavram “erdem”

 Bu gün batıdan doğuya doğru esmekte olan ve bize kendimizi hatırlatan, tarihi mirasımızı tozlu raflardan indirerek inceleme ihtiyacı duyuran, yeni neslin çoğu zaman ismini bile hatırlamadığı, eserlerinden bîhaber yaşadığı değerlerimizi yeniden anlamaya zorlayan kuvvetli bir rüzgar var.
 Son zamanlarda en çok satan eserler arasında, çok büyük çoğunluğu tercüme olan batı kaynaklı “kişisel gelişim” kitapları ilk sıralarda yer alıyor. Hepimiz büyük bir heyecanla okuyor, yanımızdakine hararetle tavsiye ediyoruz. Kitabı eline alanların okudukları; Hans’ın nasıl zengin olduğu, Mery’inin iyi bir anne nasıl olunur üzerine koyduğu kurallar, Bili’nin iyi yöneticinin vasıfları üzerine söylemleri… Bu listeyi uzatın gitsin. İçinde iyi karı-koca olmanın kurallarını yazanlar bile var.
 Gencimiz yaşlımız nasıl bir iştahla okuyoruz. Kuralları hayatımıza uygulayıp, pratik sonuçlarını göstermek için gayretimiz görülmeye değer.
 Çünkü; kişisel gelişim bir çoklarınca tılsımlı bir kavram. “Sihirli bir değnek!”. Dokunduğu insanı değiştiriveren, yenileyen, pozitif enerji yükleyen şarj makinesi.
 Peki nereden geldi bu makine? Tabii ki bütün makinelerin geldiği batıdan.
 Acaba; yıllarca kendi ülkelerini, sonrada diğerlerini birer endüstriyel çöplüğe çeviren, övmekle bitiremediğimiz batı medeniyeti bir şeyi (bindiği dalı kestiğini)mi fark etti?
 Bunu sorgulamak için tarihe,  kısa bir seyahate ne dersiniz? Bu günden geriye; yakın, yeni ve orta çağlara kadar bir uzanalım.
Ortaçağ; bu günkü muhteşem medeniyet kulesinin yükseldiği topraklarda dünyevî hayatı kontrol altında tutan “derebeyi” denilen büyük toprak sahipleri var. Sadece toprağın değil, üzerinde yaşayan insanların ve her şeyin sahipleri. Hayat ve ölüm, varlık ve yokluk, mutluluk ve mutsuzluk iki dudaklarının arasında. Meşruiyetlerinin tek sorgulayıcısı da yine yalnızca kendileri. Egemen oldukları zaman diliminden sadece kan ve göz yaşı manzaraları günümüze ulaştı.
 Ruhani hayatı elinde bulunduran güç olarak da karşımıza “kilise” çıkmakta. İnsanların günahlarını bağışlayacak kadar cömert, ancak karşılığında yeterli bağışı yaparsa. Bağış beklenenden fazla olursa, cennetten yer ayırtacak kadar imtiyazlı. Eğer bunu sorgulayacak olursanız sizi engizisyon mahkemelerinde “masum” işkencelerle cehenneme gönderecek kadar da dindar bir kilise.
 Bu iklimde kişisel gelişim bir yana, hayatta kalmak bir mucize…
Ortaçağ; doğu, yani insanlığın dünya rahmine düştüğü ve oradan bütün dünyaya dağıldığı topraklar. Bu topraklarda yaşayanlar, belki de Rahmanî bir ünsiyetin sonucu, bedensel ve ruhsal mutluluğun sırlarını sürekli aradılar.
 Dünyevî hayatın sorumluluğunu yükledikleri idarecilerine; adalet, iyilik ve erdem üzerine telkin ve tavsiyelerde bulunabildiler. Onlarda çoğu kez bu bilgelere saygı gösterdi ve tavsiyelere uydu. Doğunun tarihinde; Konfüçyüs’ten, Kaşgarlı Mahmut’a, Dede Korkut’a,  Nizam’ül Mülk’e,  Hoca Ahmed Yesevi’den Sadi Şirazi’ye kadar sayısız örnek doludur. Bütün gaye ve gayret “birey”in önemi, mutluluğu ve kıymeti üzerinedir. İşte ortaçağın sonları doğuda bu anlayışın zirvesidir.
 Ruhani hayatın rehberliğini üstlenenler ise “ruh terbiyesini” ön planda tutmuş, bedenin huzurunun ruhun huzuruna bağlı olduğunu öğütlemişlerdir. Öğretilerini de bu anlayış üzerine bina etmişlerdir. Yaratıcı- insan ilişkilerinde, tek başına diyalogu esas almış, araya aracı koymanın doğru ve mümkün bir tavır olmadığını haykırmışlardır.
 İçinizden birisi; “batıda da erdemi savunan insan vardı, bu yargı doğru değil” diyebilir. Evet, elbette vardı. Kim Roma imparatoru Aerlus’un günlüğünü görmezden gelebilir? (Kişisel gelişimcilerin bu kıymetli şahsiyeti mutlaka incelemelerini öneririm.)   Kim batı medeniyetinin “temellerim” dediği antik dönem bilgeleri Diyojen’i, Socrates’i, Eflatun’u inkar edebilir? 
Bir diğeri; “efendim sanki doğuda hiç zulüm ve taassup görülmemiş mi” diye itiraz edebilir. Buna da hayır demek mümkün değil. Mutlaka zalim hükümdarlar, beyler oldu. Yaktılar, yıktılar, tahrip ettiler. Kimse Cengiz Han’ın  istila ve yıkımını savunamaz. Kimse Emevi taassubunu övemez. Kimse tarihe mal olmuş olumsuzlukları haklı gösteremez.
 Peki anlattıklarımız boşuna mı?
 İşte bu mukayeseyi yaparken tarafsız olmamıza, objektif kriterlere bağlı kalmamıza göre durum değişir. Bizim baktığımız manzaranın tamamıdır. Kocaman bir tabloda, bir tek çiçek nasıl tabloyu çiçek tarlası yapmazsa; yine bir tablodaki birkaç diken de tabloyu dikenliğe dönüştüremez.  Aynı tarih diliminde yaşanılan hayat resmine bir bütün olarak baktığımızda,  nedense batıda “erdem” fark edilmeyecek kadar küçük renkleri oluşturuyor, doğuda ise “zulüm ve taassup”…
 Batıda, insan ve hakları gücü elinde bulunduranın tekelindeyken; doğuda, sevginin, şefkatin, adaletin, ruh-beden bütünlüğünün arayışı egemendir.
Gelelim yakınçağa; bu sefer önce doğuya bakmak daha isabetli olur. Çünkü bütün eksikliklerine rağmen bu günkü batıyı batı yapan düşüncelerin kaynağı doğunun hayat düzenine dayanır. Oryantalist (şarkiyatçı) düşünce doğunun gizemli hayatının mutluluk şifrelerini çözmek amacından doğmuştur. Gerek ipek yolunu kullanan tacirlerin, gerek seyyahların naklettiği bilgiler batının düşünce merkezlerini tetikleyen ana unsuru oluşturur. Daha sonra bunlara Endülüs medeniyetinin aynası ve İstanbul’un fethini takiben batıya giden alimler de eklenince batıda fikri inkişafın temelleri de atılmış oldu.
 Bu dönem doğu medeniyetinin zirveye çıktığı zamandır. İnsan doğuda maddi ve manevi olarak batıyla mukayese edilmeyecek kadar mutludur. İnsanlar “ben”den çok, “biz” kavramında yoğunlaşmış, paylaşmaya ve anlayışa dayalı bir sistemin mensubu olmuşlardır. Dünya üzerinde ki geçici varlıklarının hikmeti üzerine yoğunlaşarak hayatın manasını aramayı önceliklemişler ve her türlü bilimsel ve sanatsal çalışmalarını bu amaca endekslemişlerdir. Dünya ve üzerindeki her şeyin insan için ve her insana yetecek kadar olduğunu keşfetmişler; savaşların ve mücadelelerinin temelini daha fazla dünyalık yerine insanlığa “erdemi” hakim kılmaya dayandırmışlardır.
 Aynı dönemde batı; doğudan aldıklarını nasıl daha fazla geliştirebileceğini ve toplumsal gelişmesi için nasıl kullanacağını düşünmekte ve faaliyetlerinin temelini buna dayandırmaktadır. Çünkü geçmişi acı ve ıstırap dolu batı insanı mutluluğun doğu insanının gönlünde (ruh-beden bütünlüğünü yakalamasında) değil de sofrasında, yatağında, kesesinde olduğunu sanmıştır. Bu yüzden de keşifler esnasında ne bulduysa ülkesine taşımış, bir sürü serseri zenginin doğmasını sağlamıştır. Böylece kültürel temelleri olmayan ama bolca parası olan burjuvazi doğmuştur. “islimi sonradan gelir” misali zenginlikleriyle asalet ve onur almaya başlayan bu sınıf mensuplarının düşünceleri de, maalesef  paylaşıma ve “ben”den “biz”e geçişe dayanmamıştır. Ancak gene de batı zenginleşmiş, Rönesans ve reformu gerçekleştirmiştir.
 Kısaca; doğu zirvesinde olduğu medeniyetin meyvelerini yemekle meşgulken, daha ileri ve daha mükemmel adına yürüyüşüne ara vermiştir. Batı ise yarınları için meyve verecek medeniyet kulelerini dikmekle uğraşmaktadır. 
Yakın çağ ise, çok yakınımızda, gözlerimizin önünde yaşanan zamandır. Yaşananlar bütün dünya insanlığının gözleri önünde cereyan etmektedir. Kurdukları medeniyette, toplumsal yapıda hala tartışıldığına ve sonuçları bütün dünyayı etkileyen olayların müsebbibi olduklarına göre, doğunun geçmişi bir kere daha düşünülmeye değmez mi?
 Sonuç olarak; batı bu gün bize kişisel gelişim düşüncesi ve kitapları ihraç ederken bir şeyi unutmaktadır. Biz kişisel gelişim sürecini bin yıllardır yaşayarak uygulayan bir geleneğe sahibiz. Sadece bunu o kadar içselleştirmişiz ki batıdan devşirilen ve insanı kıymetlendirme merkezli fikirlerin aslında kendi kültür değerlerimizin bir parçası olduğunu  bir türlü görmek ve anlamak istemiyoruz. Oysa kendi geçmişimize ve kaynaklarımıza bir yönelsek göreceğiz ki, bu bize kişisel gelişim dersi veren batı,kişisel gelişim düşüncesini bizden almış. Hem de kişisel gelişim kavramının dinamosu olan “erdem” anlayışını kavrayamadan....